‘Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!’
Afedersiniz ama s.mışım böyle maçın içine... Keita yere yıkıldığı anda koştum kaçtım odadan... ‘Hah’ dedim, ‘Lig TV bir tarafına kına yakar şimdi’... Neyse ki kalktı ayağa bizim Abdul...
Maç boyunca, hatta Keita yerde yatırken bile, hava sıcaklığından hiçbir şekilde bahsetmeyen Lig TV spikeri de belli ki yüksek yerden emir almış...
Açıkcası maç öncesi herkesin tahminlerine nazaran, öyle ahım şahım oyun olmayacağını düşünüyordum, öyle de oldu... Ayhan’ın kaptan kıvamındaki oyunu yerleştirme çabaları ve maç sonrasında bile halen maçı konuşması çok hoşuma gitti. Çok uzun uzadıya yazmayacağım ama, Arda sen büyüksün...
Ha bir de Rijkaard’ın tüm oyuncuları soyunma odasının önünde karşılaması beni gerçekten duygulandırdı. Bizim böyle olmamız gerekiyor işte... Yoksa, ne işe yarar para pul kupalar...
Söz konusu futbol olunca futbolun insanları ortak bir noktada birleştirdiği görüşü her zaman ortadadır. Gerek arkadaşlarınızla farklı takımları tutun gerekse onlarla aynı takımları, işte oluşan bu kümelerde ortak nokta her zaman futboldur. “Futbol insanları birleştirir” felsefesinden yola çıkarak kendi ülkemizde, Kıbrıs’ta yüz yıla yakın bir süre içerisinde adanın Osmanlılar tarafından İngilizlere devredildiği tarihlerden günümüze kadar geçen bir asırlık geçmişi var ülkemiz futbolunun. Var olmasına var da şimdilerde kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüş Kıbrıs’taki futbol yaklaşık yarım asır bir bütün olarak oynandı. Ondan sonra yaşanan olaylarla beraber ayrılan futbol federasyonları, adanın ortasına çekilen “Yeşil Hat” sınırı ile Kıbrıslı Türkler günümüzde tanınmamanın vermiş olduğu ağır yükle ambargolara maruz kalırken, Kıbrıslı Rumlar hepimizin bildiği gibi geçtiğimiz futbol sezonunda Anorthosis ile birlikte Avrupa’nın kulüpler bazında en önemli organizasyonu olan Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek kadar kendi futbollarını geliştirdiler.
(Fotoğraf: Lefkoşa'da bulunan Taksim Stadı'nda Takviyeli Gençlik Gücü'nü 16-1 yenen Galatasaray maçı öncesi hava atışı sırasında çekilmiştir. Sağda Galatasaray'ın unutulmaz kalecilerinden Turgay Şeren)
Anorthosis’in başardığı mucizevi başarının yerini bu sene UEFA Avrupa Ligi 2’nci ön eleme turunda Karadağ’ın Petrovac takımına elenerek hüsran alırken, şimdilerde geçtiğimiz yıllarda Trabzonspor ile oynamış diğer bir Güney Kıbrıs takımı APOEL, Şampiyonlar Ligi 2’nci ön eleme ilk maçında Sırbistan takımlarından Partizan’ı 2-0 yenerek avantajlı bir skor elde etti.
Kıbrıs adasının 1878 yılında Osmanlılar tarafından İngilizlere kiralanması sonrası futbolun beşiği İngiltere’de hızla yayılmakta olan futbol Kıbrıs’ta da izlerini hissettirmeye başladı. Ardından 1900’lü yılların başında yavaşça Türklerin ve Rumların takımlar kurarak kendi aralarında futbol oynaması ile yaygınlaştı. Kurulan yerel takımlar ile birlikte 1934 yılında Kıbrıs Futbol Federasyonu (CFA) kuruldu ki o zamanlar adada ne bir bölünmüşlük vardı ne de bir kargaşa(!) Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin bulunduğu bir yapı ile futbol maçları resmi bir şekilde oynanmaya başladı. 1948 yılında FIFA’ya üye olan federasyon çatısı altında Rum takımlar ile birlikte 5 Türk ve 1 Ermeni takımda bulunmaktaydı.
Kıbrıslı Rumlar ve Türklerin birlikte oynadıkları dönemlerde düzenlenen liglerde özellikle Türk takımlarından Çetinkaya, Kıbrıs Ligi şampiyonluğu yaşadığı 1951 yılının ardından adadaki gergin atmosfer patlak verdi ve CFA kilisenin etkisinde kalarak Türk takımlarını ligden ihraç etti. İki toplum arasındaki kargaşanın temel nedeninin ise İngilizler'in iki toplumu birbirine kışkırtarak adada bir çözümsüzlük ortamı yaratmak ve emperyalis bir yaklaşım olan "böl ve yönet politikası"nı adaya yansıtmaktı. Bu doğrultuda kilise üzerinde etkileri sonuç verdi.
Bununla beraber Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu 1955 yılında kurularak Türk takımlarını bir çatı altında topladı ve günümüze kadar faaliyet gösterme başarısı gösterdi. Çünkü 1974 yılında adanın iki kesimli olmasıyla beraber Kıbrıslı Türkler hiçbir dışa açılma olmadan kendi içlerinde futbol oynamaya günümüze kadar devam etti. Kıbrıslı Rumlarda 1962 yılında UEFA’ya üye olarak geçtiğimiz sezon hepimizin yakından takip etme fırsatı bulduğu Anorthosis’in Şampiyonlar Ligi’nde elde ettiği başarıya tanıklık etti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin 1983 yılında kurulmasıyla beraber gayri yasal bir ülke olduğu öne sürülerek dünya tarafından tanınmaması ile ülke sporu üzerine ambargolar konarak özellikle ülke futbolununda gelişmesi engellendi. KKTC’yi tek tanıyan Türkiye bile FIFA ve UEFA’nın baskıları ile kendi takımları ile bu ambargolar yüzünden ülkemize gelip maç yapamazken tabir yerindeyse “kendi yağımızla kendi ciğerimizi kavurur” bir durumda adanın kuzeyinde futbol oynamaya çalışmaktayız. Fotoğraftada gördüğünüz gibi bu maç henüz ambargonun "a"sının olmadığı dönemde çekilmiştir.
İşin ilginç tarafı dünya tarafından tanınan CFA’nın kurucu üyeleri arasında Türk takımları olmasına karşın bu ambargolar yüzünden Türk takımları yurt dışına açılamamakta, kendi içimizde nere kadar gideceği belli olmayan bir düzenle ve ilerisi için bir çözüm olması ümidi ile futbol oynamaktayız.
2003 yılına kadar adanın kuzeyi ile güneyi arasında karşılıklı geçiş yoktu. 2003 yılında alınan bir karar ile yavaş yavaş günümüze kadar açılan birçok sınır kapısı ile birlikte adanın güneyine giderek gerek kulüp bazında gerekse milli takımlar bazında gelen takımların Kıbrıslı Rum takımlar ile yaptıkları maçları çoğu zaman gidip izleme fırsatı yakalıyoruz. Bunun yanında gittiğim maçlarda birkaç Kıbrıslı Rumla futbol adına güzel ilişkilerimiz bulunmaktadır...
Berlusconi'nin ayakları titriyordur şu aralar... Komunistler İtalya Birinci Ligi'ne geri döndüler...
Playoff ilk maçında deplasmanda Brescia ile 2-2 berabere kalan Livorno, kendi evindeki rövanş maçını mükemmel bir futbol ile 3-0 kazandı ve Serie A'ya adım attılar... Seneye Serie A tribünlerinde Che posterleri, Orak-Çekiç bayraklarını tekrar göreceğiz...
Taraftarların da dediği gibi: 'Endüstriyel Futbola Karşı Forza LİVORNO' !!!!
D.K: Az kaldı... Hem de çok az... Yazın gelmesiyle birlikte yavaş yavaş kış uykusunda olan photoshop’cular deliklerinden çıkacaklar, iki gram aklını da kaybetmeye müsait bazı vatandaşların paralarını haksız bir şekilde gasp edip, onları yalanlara boğacaklar. O geldi, bu havaalanında bekliyor, şu önsözleşme imzaladı, vesaire vesaire... Bunca zaman ‘Bilgisayar destekli teknik çizim’ veya ‘Bilgisayar yardımlı dizayn’ okuyan genç kardeşlerimizin hangi meslek grubu içinde yer alacaklarını düşünür dururdum... Türkiye’de aç kalmazlar heralde. Photoshop bilen herkes bir spor gazetesinde iş bulabilir sanıyorum. Ben açıkcası ‘resmi sitede görmeden inanmam’ diyen arkadaşlardanım. İki sene öncesine kadar Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın Atatürk Havalimanında özel locaları olduğuna, ve getirdikleri futbolcuları burada zorla tuttuklarına inanır hale gelmiştim. Kimler kalmadı ki o localarda? Zidane’dan tutun da Juninho’ya, Ronaldinho’dan Adriano’ya kadar... Sadece Hagi, Alex, Roberto Carlos, Kewell ve Baros gibi birkaçı dışarıya adım atabildi... Tabii bu sene acaba Havalimanına bile gelebilecek oyuncu var mı, ondan da şüpheliyim açıkcası...
Son günlerde umduğumuzun aksine güzel maçlar izleme fırsatı bulduk. Zira bu maçlar ligin sonlarına tekabül ettiğinden, göz zevki açısından yarar sağlamamakla beraber, sadece skorun ön plana çıktığı maçlar olarak düşünülebilirdi. Fakat Chelsea-Liverpool ve Liverpool-Arsenal maçlarının 4-4 sona ermesi, annemi bile televizyon başına çekmeye yetmişti. Fakat bu dönemde izlediğim birçok maçta dikkatimi bir olgu çekti. Spikerler... Ve şunu anladım ki, önemli olan sizin spikeri anlamanız değil, spikerin saçmalamadan maçı anlatması.
CINE 5’ten başlayalım. O dönemler Galatasaray UEFA’ya emin adımlarla ilerlerken, Ercan Taner ise CINE 5’te maçları anlatıyordu. Rapid Wien maçındaki ‘Hagi Hagi Hagi’ repliğini unutabilen Galatasaray’lıya ben taraftar demem. NTV hakeza maç anlatımlarını gayet ilgi çekici ve enteresan bilgiler ile süslerken, Star Şampiyonlar Liginden zevk almamamız için elinden geleni yapıyor sanki. Özellikle son Chelsea-Liverpool maçında tam 427 kez ‘İstanbul Ruhu’ diyen spiker, Chelsea’nin attığı gollere çocuklar gibi sevinerek, Liverpool’a bir Nazi muamelesi yapıyor, Chelsea’nin attığı her golden sonra zevk orgazmları yaşayaraki ‘Güle güle Liverpool’ ve ‘Buraya kadar artık, bitti bu iş’ gibi çığlıklar atıyordu. Aynı şey Chelsea’ye yapılsa yine canım sıkılırdı. Ne bu taraftarlık. Artık maçları Star’da değil de Sky’da izleyeceğim için gayet mutluyum.
D-Smart’ta saçmalamalarıyla bizi farklı dünyalara götüren Emre Tilev ve İlker Yasin. Emre Tilev’in özelliği, millimaçlarda oyuncuları takımları ile anması, yani ‘Barcelona’lı Xavi, Liverpool’lu Alonso’ gibi... Ayrıca ‘Recep abi, baba golü gördün mü baba??’ versiyonu var... İlker Yasin ise ‘Hem penaltı hem gol’ ve ‘muhteşem bir kombinasyon ve harika bir kombinasyon’ replikleri ile bizi 20 şişe rakı içmiş gibi dalgaya sokmuştu. Ama dediğim gibi spikeri anlamak önemli değil. Çok az İspanyolcam olmasına rağmen, İspanyol spiker ile maç izlemeye bayılıyorum. Rastgelirseinz tavsiye ederim.
Son olarak, bizim ülkede maçları yayınlayan BRT’nin de spikerlerine değineyim. İzlenmez ki maç. Sanki bitsin de gidelim hesabındalar. Ayrıca gol olunca bağırıyorlar, sonra da utanmış gibi susuyorlar. Ne bir taktik, ne bir yorum... Fazla konuşmayalım. Ne desek boş.
Son olarak konu dışına çıkıp, biraz basketbol yazmak istiyorum. Genç arkadaşlarım, NBA’de playoffların başladığı bu dönemde birkaç gece uykusuz kalıp maç izlemenizi tavsiye ediyorum. Basketbolun da zevki başka. Okan abimde izlesin biraz. Cleveland, Lakers favorilerim... Haydi kalın sağlıcakla...
O.D: Türk spikerler bir alem Deniz... Ben 10 yaşından beridir o zamanların deyimiyle İngltere 1.Lig maçlarını şimdinin de İngiliz Premier Ligi maçlarını her fırsatta BBC'den dinliyorum. FM 91.7 ile 95.3 veya MW 1323 kanallarından BBC maçları naklen veriyor. Bu sayede hem şu anda sahip olduğum ingilizceyi öğrenmiş oldum hem de Türk spikerlerinin saçmalıklarından kurtuldum.
Hiç unutamadığım maçlardan biri de 1998 yılında son oynanan Avrupa Kupa Galipleri Kupası yarı final rövanş maçında spiker Emre Tilev'in saçmalıklarıdır. O yıl Kupa'yı kazanan Chelsea yarı finalde İtalyan Vicenza ile oynuyor. Deplasmanda 1-0 kaybettiği maçın rövanşında da Stamford Bridge'de ilk yarı 1-0 geriye düşüyor Chelsea. Gustave Poyet, Zola ve nihayet son dakikalarda Mark Hughes'un inanılmaz golüyle 3-1 öne geçiyor. Vicenza son dakikalarda yağmurun patates tarlasına döndürdüğü zeminde allahına bastırıyor. Öte yandan habire Emre Tilev 'Chelsea artık çok rahat' demezmi? Yiyeceğimiz bir gol biz 18 yıl sonra ulaşacağımız finalden edecek ama adam bunun farkında değil ayni şeyi tekrarlıyor. Ben kaçırılan gollerde gözlerimi kaparken Emre Tilev 'Chelsea artık çok rahat' demeye devam ediyor...
Ama yine de Orhan Ayhan'a değinmeden geçmek istemiyorum. 1970'lerde Türkiye 1. Ligindeki tüm maçlar bir dönem o günkü adıyle Mithat Paşa Stadında yani İnönü'de oynanıyor. Maçlar malumunuz tek kanal olan TRT'de gösteriyor. İstanbuldaki maç televizyonda naklen ise spikeriniz kesinlikle Orhan Ayhan'dı. Maç televizyonda naklen değilse yine radyoda ve TRT'de ve de spikeriniz yine Orhan Ayhan... Ne başka televiyon ve radyo kanalı mevcut, ne de Orhan Ayhan'dan başka spiker... Arada bir emekliliğini yaşayan Halit Kıvanç da anlatıyor ama daha çok O milli maçlarda görev yapıyordu. Orhan Ayhan ve o yılları unutmak mümkün değil. İddia ediyorum ki o ses hala daha herkesin kulaklarında çınlamakta.
1974 yılı öncesinde TRT'yi bile görmek mümkün değildi. O yıllarda Türkiye ligi maçlarını banttan sinemada görüyorduk bazen. Dev sinema ekranı ve renkli! GS'li Gökmen ve kaleci Yasin kardeşlar, FB'li Cemil ve Alpaslan, ES-ES'li Fethi Heper hala daha unutulmazlarım arasında. Siyah-beyaz televizyondan sonra müthiş oluyordu maçları renkli olarak sinemada görmek... Filim aralarında 20 dakika maç görmek ise muhteşem bir şeydi bizim için. Hafta içi sadece İngiltere maçlarını perşembe günü PIK'ta siyah-beyaz izliyorduk.
Hep neyin hayalini kurardım Deniz biliyormusun? Bir gün maçları oynandığı anda televizyondan, hem de renkli görebilecekmiyim diye hep düşler dururdum... Ve bu hayalimin gerçekleşmesi için gece yattığımda bunu düşünür öyle uyurdum.
Çok uzun zaman geçti. Sınavlar, ödevler, projeler derken, tatil olarak sayamadığım 15 günde ise yurdumda biraz temiz hava almak, köşeme çekilip rahatlamak istedim. Seçim stresi vardı memleketimde. Maça da gittim ayrıca. 'Le Foot' blogunun yazarı sevgili arkadaşım İbrahim ile de buluştuk. Enteresan projelerimiz var. Hepsini anlatacağım. Yazacak çok şey birikti.
Ama bu fotoğrafa dikkatinizi çekmek istiyorum. Özellikle sevgili Ali Ece'nin. Kıbrıs'ta iki toplumun barış içinde, dostça ve kardeşçe yaşamasını hedefleyen, desteklediğim parti olan Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin, Mağusa mitinginde yakaladığım bir kare. Fazla söze gerek yok. Seçimleri kazanamadık ama, umut tükenmez. Ne de olsa tüm yeşillerin arabalarında aynı çıkartma var... 'Umudunu kesme yurdundan'...
Sevgili dostum İbrahim ile MTG maçından bir kare. Detaylar yakın zamanda...
Ha, bu arada İskoçya'ya geri dönmeden bir gün önce aldığım gül gibi valizimi ne hale getirdiler. Lanet olsun sana FlyGlobeSpan!!!
D.K: Tanrım, bu sezon sonları ne kadar güzel, bir o kadar da saçma... 5 Ocak 2009 yazıyor kâğıdın üstünde... O gün çıkmışım yurdumdan. Sayılı gün çabuk geçermiş, yok öyle bir şey! 7 Nisan 2009 ise giriş günüm. Tam olarak 3 ay 2 gün yurtdışı. Bir yerden sonra öncelikle aile, sonra molohiya, börülce, kebap tarzı muazzam beslenme olguları ve sıcak güneşi özlüyor beden. Ne de olsa D vitamini de gerek kemikler için. Yurdumda futbolun önüne geçen siyaset var şu anda. Her yerde bunu tartışıyoruz. Hoşuma da gidiyor aslında. Tartışmak, fikir alışverişi, düzeyli sohbetler çok hoşuma gidiyor. Ama bizler başka türlüyüz. Yine de futbol izlemekten uzak duramıyoruz. Bir taraftan Celtic, ötede Liverpool, biraz bu yanda Galatasaray ve en yakında Mağusa Türk Gücü. Bunlar benim takımlarım. Galatasaray hakkında çok konuşmak istemiyorum, skor değil spor yazarı olmaya çalıştım hep, bu yüzden de artık Türkiye Ligi hakkında yazı yazamıyorum. İskoçya’da Celtic, dördüncü kez üst üste şampiyon olmak için varı yoğuyla çalışıyor. Gerçekten de bu Rangers sevilecek bir takım değil. Yaşadıkça fark ediyor insan. Kasvetli kara bulutlar arasında izlenen maçlarda yeşil-beyaz’ı sahada görmek insanın içini açıyor her zaman. İskoçya lig statüsü diğer liglere oranla değişik bir yapıya sahip. 12 takımlı ligde her takım önce diğer takımlar ile üçer maç yapıyor. Bu maçlar iki ev bir deplasman veya tam tersi olabiliyor, toplamda 33 maç yapılıyor. Daha sonra ligi ilk 6’da bitiren takımlar kendi aralarında, son 6’da bitiren takımlar da kendi aralarında birer maç yapıyor. Ve genelde 38 maçı tamamlıyorlar. Normal sezonun bitmesine bir maç kala Celtic lider ve Rangers onları 1 puan farkla takip ediyor. Bu kalan maç da oynandıktan sonra, ilk 6 ve son 6’nın yapacakları 5’er maça geçilecek. Yani anlayacağınız bir Celtic-Rangers derbisi daha ufukta gözüküyor. Glasgow’a döner dönmez bu derbiye bilet ayırmaya çalışacağım. Çok büyük bir ihtimal ile iki ekip de Şampiyonlar Ligine katılma şansı elde edecekler. Celtic eğer şampiyon olup, Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılmayı başarırsa, bana göre iyi bir defans, bir orta saha ve belki bir de yıldız forvet takviyesi gerekecek. Zira, İrlanda’nın ve Celtic’in gözbebeği Aiden McGeady’nin gidişine kesin gözüyle bakılırken, müthiş yetenek Nakamura ise sezon sonu ayrılabileceğini ima eden açıklamalar yapmıştı. Bu nedenle en azından orta saha transferi kesin gibi. Ama en fazla oynayan forvetler Samaras, Hesselink ve McDonald’dan ikisinin uzun boylu ve nsipeten yavaş olması, Celtic için hızlı ve yırtıcı bir forvet transferini farz haline getiriyor. 1967’de Şampiyonlar Ligi kupasını kazanarak Britanya’ya kupayı getirmiş ilk kulüp olan Celtic’in önünde bu olayı tekrarlaması için çok engeller olmasına rağmen, Lizbon Aslanları’ndan gelecek sezon en azından çeyrek final beklediğimi söylemek isterim. Liverpool ise sanırım ilk kez lig nedeniyle kupadan vazgeçmiş. Ama burada Chelsea iyi değil de, Liverpool kötü oynadı demek istemem. Gerçekten sezon başından beri izlediğim en iyi Chelsea’ydi. Hatırlarsınız, çoğumuz daha Zidane’ı tanımadan, 1998 Dünya Kupası finalinde iki korner pozisyonunda iki kafa golü atan Zizu, kupayı takımına getirmişti. Liverpool-Chelsea maçından önce de adını hiç duymadığımız, Abramoviç tipli bir defans oyuncusu Branislav İvanoviç, iki korner topundan attığı iki kafa golüyle turu büyük bir ihtimal ile Chelsea’ye getirdi. Permier Lig’de ise bana göre Alex Ferguson, adeta bir çekirge gibi iki kezdir İtalyan oyuncusu ile sekmeyi başarıyor. İnşallah üçüncüsü olmaz artık. 18 yıllık hasretin sona ermesine ilk kez bu kadar yaklaşılmışken, bir de üstüne bu kadar güzel bir futbol oynanıyorken, gerçekten yazık olur.
Efendim son olarak memleketimde gittiğim maç hakkında karalayım birşeyler. Heyecanlıydım gerçekten. Özlüyorsun burada bile maç izlemeyi, her ne kadar halı saha turnuvalarını aratmayan bir statüde oynansa da ligimiz... MTG-Lapta maçında kapalı tribünde oturan bir bizim 5 kişilik grup, bir de başkan ve arkadaşları idi. Sahada zevkli bir futbol var... Ama sanırım herkes ligin saçmalığının farkında. Öte taraftan maç bitiyor, Lefkoşa’ya geri dönerken radyo yayınını dinliyoruz. Memleketin diğer tarafında kan gövdeyi götürmüş. Bu olayın suçlusu ne Bağcıl takımı, ne Gönyeli takımı... Tek suçlu Futbol Federasyonu. Spor yazarlarımız daha iyi irdeleyebilirler bu olayı ama ne içindir bu kavga bu gürültü, anlamak mümkün değil. Şimdi Gönyeli şampiyon olup, UEFA’ya, Inter-toto’ya mı gidecek. Gelecek sezon için anlaşılan Juninho (!), şampiyon olmazsanız gelmem mi dedi? Anlamıyorum bu işleri artık. Tek zevkim eniştem ve Denizer abim ile maça gidip, sohbet edip, kabuklu fıstığımı yemek. Hay ben böyle işi!!! Kabuklu fıstık da yoktu ya sahada... E ne anladık o zaman? Bari onu almayın elimizden...
D.K: Geçen hafta başladığımız seriyi sonlandırma vakti geldi. Tarihe kazınmış fotoğraflarda son geri sayıma başlıyoruz.
4 Numaralı fotoğrafımız yine İngiltere’den. Dünyanın en zevkli ve en kora kor futbolunun oynandığı yeryüzünün ‘iklimi bozuk’ ülkesinden Top 10’da nerdeyse 9 fotoğraf girmesi kimseyi şaşırtmıyor olsa gerek. 1964 yılında bizim peder bile henüz iki yaşındayken, savaştan çıkmış bir ülke olan İngiltere’de, bir FA Cup sonrası çekilmiş. Dönemin efsanevi oyuncusu, İngiletere Milli Takım kaptanı Bobby Moore, West Ham formasıyla Preston North End’i finalde yendikleri maç sonrası, tarihi Wembley Stadyumu daha ‘tarihi’ olamamışken, elinde kupayla kutlama yapıyor. Birkaç ‘futbol dilencisi’, takım aşığı West Ham taraftarı ise, kupayı görmek için soyunma odası pencerelerine tırmanmışlar. İçlerindeki sevgi,takım aşkı, bağlılık ve arzu ile onları hiçbir şey engelleyememiş... Bobby Moore ise, taraftarların bu üstün çabasına sırtını dönmemiş, sevincini onlara kupayı göstererek, onlar ile paylaşmış.
3 Numara. Yine İngiltere. Tarih 1966. Dönemin sert mizaçlı oyuncularından Dave Mackay ile, yine o dönem hakemleri kandırması ile ünlenmiş Billy Bremner. Fotoğraftaki olayı anlamak güç değil. Mackay topa müdahele eder, Bremner kendini yere atar, hakem faul verir. Olayın ardından Mackay’ın içindeki ‘haksızlığa uğrama’ öfkesi dışa vurmuş adeta. Bremner ise süt dökmüş kedi misali, ‘olay bitsin de kurtulayım’ derdinde. Hakemin de can havliyle olayı ayırmak için koşmasını da es geçmemek gerek. Bıraksalar iki yumrukta yere indirecek Mackay hani...
2 Numara. Bana göre en efsanevi fotoğraf. Liverpool’un iki hafta önce Aston Villa’yı 5-0 yendiği maç sonrası, sevdiğim bir abim kendi internet sayfasında bir hafta boyunca Liverpool efsanelerini yazacağını söylemişti. Ve şimdi C. Ronaldo’nun hayranı olan gençler, o zamanların en ‘kadife’ sol ayağına sahip olan John Barnes’ın hayat hikayesini Ali abimin kaleminden okuma şansı buldular. Aslen Jamaika’lı bir İngiliz vatandaşı Barnes. Ve İngiltere Milli Takımında oynayan ilk siyah, oyuncu aynı zamanda. 70-80’ler İngiletere açısından ırkçılık pisliğinin had safhada olduğu bir dönemdir ve Barnes da bu pislikten en fazla nasibini alan oyuncudur. Çünkü o ‘çok’ iyidir. Kazma İngiliz defanslarının arasında dans edercesine oynadığı futbol, şehrin öbür yakasını, ezeli rakip Everton taraftarlarını memnun etmemektedir. Zira o dönemler efsanevi bir takm olan Liverpool, alınmayan bir tek kupa bırakmıyor, ellerinden gelse halı saha turnuvalarındaki kupalara bile talip oluyorlardı. Ve bu senfoninin en güzel, en nadide dokunuşuydu John Barnes... Hiç bir zaman yılmadı, kim ne yaparsa yapsın, bütün saldırılar onu daha da güçlerndiriyordu. Onu öldürmeyen şey, onu daha da güçlü kılıyordu.
Yine alışıldık bir derbi. Merseyside’da alışık olunmadık bir güneş, ve derbi Goodison Park’ta, Everton’un evinde. Takvim yapraklarında 1988 yılı göze çarpıyor... Tribünlerden Barnes’a atılan bir muz... Barnes daha sonra olayı şöyle yorumluyor: ‘Daha önce karşılaştığım saldırılar ile mukayese edersek, bu hiçbirşey aslında... 18 yaşında West Ham’da forma giyerken muzlar sağdan soldan resmen akıyordu. Liverpool’da oynarken böyle bir olay ile karşılaşmadım. Sonra bir gün Everton maçında bir muz atıldı, bütün Liverpool tribünü bağırmaya başladı, ben de kendi kendime ‘ne var ki bunda?’ dedim’... Evet, saldırıya umursuzca bir cevap veren Barnes, havadan gelen muza, kendisinden alışık olunan bir zariflikle bir topuk vuruşu yaparak, tribünlere geri yollar. Bu Everton’lulara, ve aslında tüm dünyaya bir mesajdır... Biz sizi umursamıyoruz... Çünkü biz ‘çok’ iyiyiz...
1 Numara, ve en efsanevi fotoğraf... Bu fotoğraf hakkında çok az konuşacağım, uzun sözü Okan abiye bırakmak istiyorum... 1 Maradona, 6 Belçikalı defans oyuncusu, aynı kare... Sirk’te aslan oynamıyor arkadaşlar, Maradona’yı sonra televizyondan izlersiniz... Sonra da ‘ipe dizer gibi geçti’ oluyor... Olur tabii....
(Fotoların üstüne tıklayınca büyümeleri gerekmektedir. Şimdiden mesuliyet kabul etmiyorum)
D.K: Bazı anlar vardır bu oyunda... Yakalanan bu saniyeler, bir ömür boyu özdeşleşir fotoğrafın içindeki kahraman ile. Bazen bu kişi veya kişiler kahramanlık pozları veririken, bazen hafızamızda kötü izler bırakırlar. Ama demişler ya ‘reklamın iyisi kötüsü olmaz’ diye. Bu da öyle hesap işte. Abilerimiz daha iyi hatırlayabilir bu fotoğrafları, belki de yüzlerinde bir tebessüm de oluşur. O dönemlere yetişememiş gençler ise, olayın tamamını hatırlamasa da, bir fikir oluşabilir kafalarında. ‘Futbol dilencisi’yiz hepimiz, güzel bir maç için dolanıyoruz her hafta sonu etraflarda. Okan abim de bu futbol dilencilerinin aklına yer edinmiş fotoğraflar ile çıkıverdi bu hafta. Ben başlıyorum efendim izninizle. Son sözü büyüklerimize bırakalım. İki haftalık bir seri olacak sanırım, seçtiğimiz 10 fotoğrafın geri sayımını yapalım bir şekil. Haftaya da birinciyi açıklarız, sürpriz olur hem de sizlere.
10 numara ile başlayalım. Takvim yaprakları 4 Mart 1972’yi göstermekte. Futbolun hafızalara siyah-beyaz kazındığı yıllar. Yer Tottenham’ın mabedi White Hart Lane. Spurs, Manchester United ile karşılaşıyor. Sahanın içinde, nerden geldikleri belli olmayan, muhtemelen Pazar alışverişinden çıka gelmiş iki teyzemiz var. Oyuncular maçın atmosferine kendilerini kaptırmışken, teyzelerimizde ‘Noluyor burda’ havası hakim. Yaklaşık 55,000 kişi içersinde muhteşem bir kompozisyon yakalanmış. Teyzelerden birinin yüzünde ise tam bir ‘Koca koca adamlar napıyor burda?’ havası var. Futbol böyle bir şey teyzeciğim işte... 22 kişi deli gibi koşturur, 55,000 kişi de onları sanki ‘Margaret Thatcher’ konuşuyormuş gibi izler...
9 numara. Dedik ya bu kareler bazılarını kahraman yaparken, bazılarını hain ve ‘nefret edilen adam’ kimliğine sokar. Onlardan biri işte. Biraz gerilere gidelim. 1966 yılında futbolun doğduğu ülkede, İngiltere’de yapılan Dünya Kupası’nı Kraliçe Elizabeth’in ellerinde kaldırır Bobby Moore... Yıllar geçer aradan, Fransızların asi çocuğu Eric Cantona bu ülkede futbol oynamaya başlar. Cantona kalkık yakaları ile İngiltere’yi sallarken, sponsoru olan firma çok cin bir reklama imzasını atar. ‘1966 yılı İngiltere futbolu için muazzam bir yıldı’ diye başlayan reklamın devamında herkes ‘çünkü o sene İngiltere Dünya Kupası’nı aldı’ denmesini beklerken, aldıkları cevap ‘çünkü o sene Cantona dünyaya gelmişti’ olur. Ama bu efsane 25 Ocak 1995 yılında oynanan Manchester United-Crystaal Palace maçında belki de gollerinden daha fazla hatırlanacak bir olaya imzasını atar. Bir gece önce Bruce Lee filmi izlediğine dair (!) efsanelerin konuşulduğu maçta Cantona, bir Crystal Palace seyircisine karatecileri aratmayacak şekilde öyle bir uçan tekme atar ki, yıllar sonra bile Cantona denince akla ilk bu sahne gelir. Olayın ilginç tarafı, seyircinin hiç bir şekilde Cantona’nın annesi ile olaya girmek istememesi, küfür bile etmemesidir. Tek suçu, ‘Hadi dışarı Cantona, senin duş vaktin gelmiş, senin için erken bir duş olacak’ demesi. Hayatı boyunca göğsünde taşıyacağı 3-5 çivi izi ile yaşayacak artık. İmza almak daha iyi gibi geliyor bana yine de...
8 numara. ‘Kanlı Kasap’ adı verilen fotoğraf, kahramanın ismi Terry Butcher olunca daha da anlamlı oluyor. 6 Eylül 1989 yılında, İsveç Solna’da oynanan İngiltere-İsveç maçına kaptan olarak çıkan Butcher, maçın ilk yarısında kafasını yara. Maçtan sonra ise çok güzel bir açıklama yapar. ‘Beyaz forma giydiğimiz için daha bir efsanevi gözüktü’ der ve devam eder: ‘Benim bir otelim vardı. Ama sanırım bu fotoğraf yemek salonuna asabileceğim cinsten değildi. En iyisi çocuklarımı şömineden uzak tutmak için kullanayım ben bunu...’ 7 numara. Vinnie Jones... Şimdilerin film oyuncusu. Ama bu fotoğraf, zamanında Paul Gascoigne’in modüllerini ezdiği değil... 1989-90 sezonunda lig maçı öncesi ısınmasında, 2-3 yaşlarındaki maskot çocuktan topu almak için ‘çift dalar’ Vinnie. Maçı kenardan izleyen çocuğun babası, bu kareyi yakalarken şunları söyler: ‘Kötü bir amacı olmadığını biliyordum. Zaten müdahele yaptığı 10 topun 9’unda başarısız olan bir adamdan da temiz bir hareket bekleyemezdim.’
6 numara. Takımım... Liverpool... Yer, mabet, yani Anfield. KOP’u bilenler bilirler, ne kadar efsanevi bir tribündür. İkiz kulelerin yıkılmasından birkaç sene önce 11 Eylül 1999’da çekilen bu fotoğraf, tribün ruhunu anlatıyor adeta. Taraftarın maça nasıl hakim olduğunu, maça etkisini, nasıl bir anda sahadaki temsilcileri ile ‘tek’ hale gelebildiklerini gösteriyor bizlere. Fotoğrafı çeken Phil Noble’da aynı şeyleri düşünüyor olsa gerek. ‘Liverpool taraftarı olmak böyle birşey işte’ diyor. ‘Ama az kalsın fotoğrafı beğenmeyip silecektim, KOP’u son anda farkettim’ demeyi de ihmal etmiyor. Tribünlerdeki binlerce taraftarın yakından tanıdığımız Song, Smicer ve Owen ile nasıl kaçan gole yandıklarını görüyorsunuz. Hele o Owen’da öyle bir ifade ver ki, ‘Abi nasıl kaçırdım ya, özür dilerim’ der gibi bakıyor taraftarlara. Taraftarlarda da ‘Olur Owencım, bu seferkini atarsın, yine bize koşarsın’ diyor adeta...
5 ve bu haftaki son fotoğrafımız. Tarih 7 Haziran 1970. İngiltere, 4 sene önce kazandığı Dünya Kupası’nı korumak amacında. Karşılarında ‘bana göre’ dünyanın en iyi ikinci oyuncusu Pele’yi barındıran Brezilya. Mücadele ile teknik karşı karşıya. Brezilya maçı 1-0 alıyor, maç sonrası iki efsane Pele ile Bobby Moore. Ne kadar da sıcak bir sohbet. Ama ondan ziyade, o zamanlar fazla kullanılmayan renki fotoğraf çekimi bizlere çok şey anlatıyor. Siyah ile beyaz, Güney Amerika ile Avrupa, Brezilya ile İngiltere ve iki efsane... Tarihe geçmiş bir fotoğraf... Söz sırası şimdi Okan abide... Onun bu fotoğraflar içerisinde birebir hatırladıkları olduğuna eminim. Gelecek hafta kalan 5 fotoğraf ile serimizi sonlandıracağız. OD: Evet Deniz sen fotoğrafların dilini iyi okumuşsun. Bu fotoğraflar 2001 yılında Total FOOTBALL dergisinin Ağustos sayısında yayınlanmış, ' The 50 Geratest Football Photos of All Time' yarışmasının sonucunda ilk 50 sırayı alanlar içinden seçilmiştir. Yani tüm zamanların en iyi 50 futbol fotoğrafı içinden sizler için seçtiğimiz 10 fotoğrafı iki hafta sayfalarımıza koymaya karar verdik. Belki de bugüne kadar hiçbir yerde görmediğiniz bu fotoğraflar en bizim kadar sizlerin de ilgisini çekecek. Bu anları yakalamak ve onlardaki derin anlamı hissetmek beni futbola bir kez daha aşık etmiştir. 'The Stories Behind The Most Stunning Images Ever Captured' diyerek Total Football dergisi de fotoğrafların gerisindeki hikayelere vurgu yapmış ki Deniz bunu yazısında fotoğrafları bir bir ele alırken çok iyi anlatmış. Cantona'nın 1995 yılında Crystal Palace taraftarına yaptığı kung-fu bir yerde futbol hayatının da dönüm noktası olmuştur. Uzun bir süre futboldan men cezası almış ve bir daha eskisi gibi sahalardaki popülaritesini yakalayamamıştır. Vinni Jones da oynadığı dönemlerde ırkçı bir futbolcu olarak nam salmış ve sert futbolu ile sevilmeyen bir futbolcu olmuştur. Küçücük bir çocuğa maç öncesi bir çift dalarken 'isteyerek olmadı, sadece geç kalmışım topa vururken' demiştir. Çocuğun babasının cavabı da Denizin satırlarında olduğu gibidir! Herkese iyi keyifler dilerken bu fotoğraflardaki ilk 5 sırayı alanları gelecek hafta muhakkak takip etmenizi ve kaçırmamanızı önereceğim sizlere.
Bir zamanlar futbolda neler vardı, şimdilerde neler yok...
Okan Dağlı: Bir filozofun da dediği gibi 'dünyada değişmeyen tek şey değişim'dir. Futbol ve kuralları bundan nasibini alıyor sevgili Deniz... Geçmişte futbolda görmeye alıştığımız şeyler zaman içinde değişiyor. Şimdi onları düşündükçe de bazen çok ilginç geliyor bana bu kurallar veya gelenekler... Benim aklımda kaldığı kadarıyle bunlara değinmek istiyorum bu hafta. Bu yazıyı okuyan benden eski futbol hastalarının elbette bana ekleyeceği çok şey de olabileceği gibi genç arkadaşların çoğu da bu anlatacaklarımı hayretler içinde okuyabilir. Nerden başlasam acaba diye düşünürken önce hakemlerden başlamalıyım sanırım. Hakem deyince aklıma renga da gelmez değil hani. Hakeme küfür niyetine en çok atılan laf 'hakeme renga' idi. Halbuki renga içki masalarının vazgeçilmez bir yiyeceği ve herkesin evinden eksik olmayan bir yiyecekti ve niye hakemlere renga diye bağırdıkarını hala merak ediyorum...
* Kendilerine renga önerilen hakemlerimiz mutlaka siyah forma, siyah şort, siyah çorapla sahaya çıkarlardı. Bu değişmezdi ve farklı renkte forma giyene hatırlamıyorum 80'li yıllara kadar. 4. hakem falan da yoktu.
*Futbolda sırt numaraları 1'den 11'e kadardı. Yedeklerden kaleci 12 numarayı, diğerleri de 13, 14,15 giyerlerdi. Öyle istediğiniz numarayı alıp giyme yoktu. Her numaranın da futbolda mevkisi belliydi. Hoca size 4 numara oynayacaksın dedi mi bu stoper oynuyorsun demekti. Bana okul maçlarında sevgili hocamız Mahir Çalay 7'yi verirdi. Çalım ve sürat varsa yeriniz sağ kanattı! 11 numara solaçıktı. Hatırladığım en iyi 11'lerden biri de Liverpool'un Greame Souness'iydi. Hani Fener sahasına GS bayrağını dikerek tarihe geçen hoca... (Bak Deniz her zaman sana yazılarmda böyle pas atmam, kıymetimi bil:))
*En fazla 2 oyuncu değişirtirebilirdiniz. Ama kulübede 2'den fazla oyuncu sırasını bekleyebilirdi. İngiltere'de bu kural daha da sıkıydı. Hatta benim gibi İngiliz futbolu manyakları hep şaşar kalırdı İngilteredeki farklılığa... Çünkü İngiltere'de yedek kulübesinde sadece değiştirilme ihtimali olan 2 yedek oyuncudan fazlası oturamazdı. Kaleciniz sakatlandımı da 'yandı gülüm keten helva'... Yedekte kaleciniz yoksa kaleye oyuncu geçerdi. Şu da bir gerçekti, eskiden sakatlanmalar şimdiki gibi değildi. Ayağı kırılmayan, omuzu çıkmayan oyuncu genelde sahadan alınmazdı. EMAR, tomografi gibi icatlar yoktu. Mağusa'da sakatlananlar da genelde Kıbrıslı Türklerin sevgili doktoru Kıbrıslı Rum ortopedi uzmanı Hacı Gogo'ya gider ve en kısa sürede sahalara dönerdi.
*Kaleciler de genelde siyah giyerdi ama bunun hakemlerden daha önce farklı renklere döndüğünü hatırlıyorum.
*Geri pas yapamazsın diye bir kural yoktu. Maçı oyalamak isteyenler sürekli geri paslarla rakibi çıldırdırdı.
*Maç genelde tek topla oynanırdı. Sadece Mağusa'da topun hisarlari geçip limana gitme ihtimalinden dolayı 2. top da yedekte bekletilirdi!
*Formalarda reklam yoktu. 80'li yıllarda ilk kez reklam alınmaya başladığında inanın çok üzülmüştüm. İlk reklamlıformam Londra'dan Nejat'a sipariş edip getirttiğim masmavi Chelsea formamın tam ortasında AMİGA yazıyordu ve hiç hoşuma gitmemişti bu durum... Adeta yıkılmıştım bu ne diye ama artık buna da alıştık.
*Öyle çift sarı karttan kırmızı da yoktu Deniz. Ya sarı görürdünüz ya kırmızı! 2. sarı kart da yoktu. Birinci sarıdan sonra faul yapmaya devam ederseniz yerdiniz baba gibi kırmızıyı...
Zorlarsam daha da hatırlayacağım benim aklıma gelenler şimdilik bunar Deniz'im.
D.K: Forma numaraları olayına ben de yetiştim Okan abi... Ve herkesin de aklında olduğu gibi 9 numara öndeki forvet, 10 numara oyun kurucu, 8 forvet arkası veya orta saha göbeği, 7-11 kanatlar vs... Hepsi tarihe karıştı. Zamanında İnter’de ‘iyi’ top oynayabilmiş ve futbolu bıraktıktan sonra halen İnter taraftarı olduğunu söyleyen ender oyunculardan Şili’li Zamorano, kendisinin giydiği 9 numaralı formanın, o sene transfer edilen Ronaldo’ya verildiğini öğrenince içini hüzün kaplar. Taraftarların sevgilisi, ‘golcü’ oyuncu demektir çünkü 9 numara. O da yapa yapacağını, sezon başı kendisine ‘9 numara alındı, başka numara söyle’ diyenlere ‘18’ diye cevap verir... Ve cinliğini yaparak 1 ile 8 arasına ‘+’ işaretini koydurur. Böylece hala daha o da bir 9’dur...Ayrıca 11 numara olarak hatırladığın bizim ‘deli İskoç’ Souness olması da hoşuma gitti... Belki de o zamanlardan sana ve Chelsea’ye kötü hatıralar bırakmış...
Konuyu dağıtmadan benim de hatırladığım bir kurala gelelim. Bundan bir 9-10 sene öncesine kadar, topu eline alan kaleci, topu tuttuğu yerden en fazla 3 adım alarak topu oyuna sokması gerekiyordu. Öyle tarla bayır top elinde koşmak yoktu o zamanlar... Gerçi bu kural herkesin aklına kazınmadı veyahut birşeyler değiştirmedi ama, eskiden kalan hatıralar arasında yerini de aldı.
Ben o kadar eskileri hatırlayamayacağım ama, zamanında anlattıklarına göre, yıldız ve teknik kapasitesi yüksek futbolcular, o dönemki ‘kasap’ defans oyunuclarına karşın maç içerisinde ‘kazanma’ mücadelesi değil de ‘hayatta kalma’ mücadelesi veriyorlarmış... Bu nedendendir ya, Bilbao kasabı Andoni Goikoetxea, Barcelona- Bilbao maçında Maradona’ya Allah ne verdiyse dalıyor, 1983 yılında gerçekleşen bu olaydan sonra, Maradona deyim yerindeyse ‘kemiği eline alıyordu’... Neydi, Maradona 8 kişiyi çalımlıyordu, neydi, sen daha topu görmeden o sana 10 metre fark atıyordu, tek suçu buydu teknik oyuncuların...
Forma konusunu da hiç açma Okan abi. O günleri yaşamayan ben bile bugün Celtic Shop’ta gördüğüm ‘reklamsız’ 2008-2009 formasına, Berlin’de toplara dalan Turgay Şeren gibi ‘panterlemesine’ dalıyorum... Formanın güzelliği orda çünkü... Çünkü o forma eskimez Okan abi... Yıllar sonra yine giyersin... Eminim sende yıllardır fiziğini korumayı başardığın için o ‘Amiga’ reklamlı formayı giyersin ama, reklamsız, klasik, masmavi formadaki zevki de almazsın hani...
Ben profosyonel oyun kurallarını hatırlamadığım için, küçüklüğümde mahallede oynadığım futbolun kurallarını buldum Okan abi... Uzun zaman önce bulmuştum bu maddeleri bir siteden, kaynağını kaybettim, şimdiden affola...
1. İyi oynayan iki kişinin aynı takımda yer almamasına dikkat edilirdi.
2. Maçlar minyatür kalede oynanıyorsa, penaltı boş kaleye ters şekilde topukla vurulurdu.
3. Maçların hayali kale direkleri arası adım ile sayılır, olmaları gereken yerler iki taş ile işaretlenirdi.
4. Hava kararınca, anne-baba çağırınca maç biterdi.
5. Üç korner bir penaltıydı.
6. Topu patlatan parasını öder, patlak top ikiye kesilip kafaya takılırdı.
7. `Frikiklerde açıl biraz` denince `Burası Ali Sami Yen mi` şeklinde cevap verilirdi.
8. Takımlar kurulurken ilk oyuncuyu seçme hakkı, adım almayı iyi bilenindi.
9. Kaleci topu 3 kere sektirirse rakibe `Açılsana 3 kere sektirdim` derdi, rakip açılırdı; efendilik vardı.
10. Top insanın pek münasip olmayan bir tarafına gelirse herkes `İşe işe!` diye bağırırdı.
11. Penaltılarda kaleci değiştirilirse 2 penaltı atılırdı. Eğer ilk penaltı gol olursa ikincisi atılmazdı.
12. Abanma ve burun vurmak yoktu, vurulursa eleştirilip kınanırdı.
13. Tanju, Rıdvan, Metin, Ali, Feyyaz, Hagi, Hakan, Hami gibi dönemin popüler futbolcularının adı alınırdı.
14. Topun sahibi tüm kuralları koyar, takımı kurar, kaleyi seçer, istemediği kişileri topuyla oynatmazdı.
15. Elin avantajı olmazdı.
16. Bel üstü gol sayılmazdı.
17. Pas vermeden sadece çalım atarak gol atılırsa sayılmazdı.
18. Frikiklerde baraj mesafesi, frikiği kullanacak olan kişinin koca bir zıplayışının akabinde 3 koca adım atmasıyla belirlenirdi… Büyük atılan adıma karşılık olarak rakip takım “sen tuvalete de mi böyle gidiyon?” diyerek ortalığı kızıştırırdı.
19. Top, oyun alanı içerisindeki herhangi bir arabanın altına kaçarsa büyük bir şevkle arabanın altına yatılıp top alınırdı. Topu ilk kim kaparsa o takım oyuna başlardı.
20. Gol olduktan sonra eğer tartışmalar olursa ve golü yiyen takımın bir oyucusu golü kabullenirse rakip takım direk o kişiyi yüceltip “adamın gol diyo” diyerek golü alırlardı. Golü kabullenen kişi de kaleye veya defansa alınırdı.
21. Penaltılarda eğer takımınız açık ara farkla öndeyse kaleciye vurdurulurdu. Ama en güçlü forvetiniz penaltıyı kullanacaksa, hemen rakip kalecinin gönlü alınırdı: “Merak etme oğlum, teknik vuracam.”
22. Sabit bir kaleci yoksa 2 golde bir veya dakika usulü oyuncular aralarında değişirdi. Kalecilik sırası “Sonum bir” diye kim başlarsa o kişiden geriye sayılırdı.
23. Dizde veya ayak ucunda top sektirerek de sıra belirlendiği olurdu (genellikle 9 aylık veya 21 aylık gibi oyunlarda). Bu durumlarda ilk sektirmek isteyen “Tu birin” derdi.
24. Kaleci oyuncu kavramı vardı. Takımların genellikle iyi oyuncuları bu kutsal göreve kendilerini adarlardı.
25. Eğer bir oyuncu faule maruz kalmışsa ama devam etmek istiyorsa, rakip futbolculardan birinin yürümesini dahi bahane ederek: “Adamın devam ediyor” derdi.
26. Atan alır spor vardı. Eğer top kime çarpıp çıkmışsa topun gittiği yer neresi olursa olsun koşa koşa gidip alırdı.
27. Skor ne olursa olsun akşam saati yaklaştığında “Golü atan kazanır.” kuralı işlerdi.
28. El kasti değilse (bunu da o zamanlar nasıl ayırıyorsak hiç anlamış değilim) o top direkt kaleye kullanılmaz, “kasti değil ki oğlum, gol olmaz” denirdi.
29. Eğer kaleci dahil herkes çalımlanmışsa; o top çizgiye kadar götürülür ya popo dürtmesi yada yere yatıp kafa, burun, alın gibi vucut kısımlarının dürtmesi ile gol atılırdı. :)
30. Kalecinin degajla gol atabilmesi bir yetenekti fakat gene de gol sayılmazdı.
31. Para o zamanlar kolay bulunmadığından maçın hangi takım tarafından başlatılacağına; bir tarafına tükürülmüş yassı bir taşın havaya atılıp, yaş mı,kuru mu seçiminde doğru tarafı bilen tarafın başlaması yöntemi ile karar verilirdi.
Babama Che, kendime Dalglish... Yakında gelirler... Ali abinin efsanevi Dalglish yazısından sonra almam gerekiyordu artık... Mutluyum ama huysuzum bu aralar... Sınavlarım var, ve biraz kabuğuma çekilmem gerekiyor tosbağa misali...
Öyle ki şu anda hangi Celtic Shop'a uğrarsanız, içeride St. Pauli ürünlerini de bulmak mümkün. Ha bu forma giyilir mi, o bilinmez... Ama koleksiyon için birebir...
Kendilerini kardeş ilan eden yüzlerce kulüp ve taraftar topluluğu var. Ama sanırım bunlar gibisi yok... Bunlar sonradan değil, doğuştan kardeş gibiler...
Sıcak, hemde çok sıcak bir yaz günüydü Kıbrıs'ta... Sanırım Temmuz ayıydı. Sıcaktan ve nemden dolayı nefes alırken, burundan 'fıjıy fıjıy' sesler çıkıyordu. Güzel bir Pazar gününe uyanan geceden kalma yorgun beden, kendini havuza atmak istiyordu adeta.
18 yaşına geldikten ve biraz da kendi özgürlüğünü kazandıktan sonra, ailemi hiçbir zaman dışlamadım... Küçükken yaz ayları (ki en azından 4-5 aya tekabül eder) her pazar deniz veya havuz tarzı aktivitelerle geçer... Kendi kendime 'bütün pazarları aileme ayırmak' adına o günlerde söz vermiştim... Hala daha devam ediyor bu gelenek.
Konudan sapmayalım. Yine o pazar günü, gece eve sabaha karşı gelmeye aldırmadan aileyle birlikte güzel kahvaltı yapıldı, hazırlandı, kahveler içildi ve yola çıkıldı.. Yol dediğime bakmayın hani, topu topu 20 dakika. Denize gitmek istemediğimiz zamanlar ufak bir tatil köyünün sessiz sakin ve kalabalık olmayan temiz bir havuzu var... Orayı tercih ederiz. Babam yanına 'Kazancakis' kitaplarını, annem ise yeni başladığı 'DaVinci Şifresi'ni almıştı o gün. Ben ise bir çırpıda okuduğum Sunay Akın kitaplarımdan elimde son kalan 'Önce Kadınlar ve Çocuklar'ı almıştım. Az birşey kalmıştı hani, yarım saatte bitecekti.
O zamanlar da futbol 'oynamayı' şimdiki gibi sevmiyordum. Gelgelelim müthiş bir izleyiciydim ben... Futbol oynamamama rağmen evde biriken formaları görünce annem sitem ederdi hep... Gazetede yazmaya da başlamamıştım, yazma fikri de aklımın ucundan geçmezdi. Paso izleme, ama her hafta en az 4-5 maç...
Yolda bir markette durdu babam. Gazete alalım, bir de dergi falan bulursak alalım dedi. Beraber içeri girdik. Her Galatasaray taraftarı gibi benim de 'efsane' diye tabir ettiğim Hagi'nin fotoğrafını gördüm aniden. Dergi değildi bu, ama gazete de değildi. Adı da anlaşılmıyordu. Aldım sepete attım. Sıcak bir yaz günüydü, hem de çok sıcak...
Şezlong'a uzandım... Diet kolamı yudumlamaya başlarken Sunay Akın'ı okumaya devam ediyordum... Hani bir yemeği yerken, yemeğin en sevdiğiniz kısmını sona bırakırsınız ya, Hagi'yi de sona bıraktım... Kalın, saman kağıdından, gazeteye oranla küçük, dergiye oranla büyük bu 'şeyi' okumaya başladım.
15 dakika... Evet, 15 dakika'da bitti dergi... Ben de bittim, Hagi yazısının sonlarında 'Deniz Gezmiş' ile özdeşleştirilen Commandante sayesinde, güzel ve sıcak bir pazar gününde, millet güneşlenip kahkahalar atarken, çocuklar havuza atlayıp, gülüşürken, ben ağlıyordum.. Resmen ağlamak... Babam da katılmıştı bana... Gözünden yaşlar akmasına gerek yoktu ağlaması için, ben anlıyordum onu...
Dergiyi şu anda bizimle bu blog'da yazmaya başlayan can dostum Ali'ye verdim. Kendi okudu, babası okudu... Ve ben o dergiyi Kıbrıs'ta bulabildiğimce almaya devam ettim... Hatta bilenler bilirler, Mağusa-Lefkoşa arası 70 km. Yaklaşık 45 dakika... Ben Mağusa'da okurken 4 sene boyunca dergiyi aldığım kırtasiyeciden bana her hafta bir sayıyı ayırmasını söylemiştim. Okuldan mezun olduktan sonra, 2 haftada bir, Lefkoşa'dan Mağusa'ya sırf o dergiyi almak için gidiyordum.
Sonra ben gazetede yazı yazmaya başladım. Yazı tarzım bu F dergideki abilerimden örnek aldığım tarzdı. Olaya bambaşka bakıyorlardı. Ben de o olaya, yanyana dizilip bambaşka bakan insanların arkasından araya kaynayıp, onlarla birlikte bakmaya çalışıyordum...
Aradan 1.5 yıl geçti. Kendi blog'umu açtım... St. Patrick's Day gecesi, Total Futbol isimli blogda yazılanları okudum... Yorum yazdım, ertesi gün bana çok güzel yorumlar geldi... Sevgili Ali Ece bey, (tanışmasak da samimi olduğumuza inanarak 'Ali abi') güzel yorumlar yazmıştı blog'a.. Kendisine bir mail attım, ve yazdığı tarzdaki yazıların bana zamanında okuduğum 'F' dergiyi hatırlattığını söyledim. Nerden bilebilirdim ki beni ağlatan, şaşırtan, güldüren, heyecanlandıran adamlardan biri de oymuş... Aralarına kaynamak istediklerimden biriymiş o meğer...
Ne kadar mutlu olduğumu kelimeler ile anlatamam. Futbol hakkında yazmaya başlamamda, kendi çerçevemi oturtmamda en çok yardımı bulunan, muhtemelen bunu kendisi bilmese de, bana bu işi aşılayan insan ile 'yorumlaşıyorum' neredeyse her gün...
Şimdi sıra Liverpool'un şampiyon olmasında.. Sözü var, Glasgow'a gelecek...
"Bu gece Villa'yı yenersek bir hafta boyunca Liverpool efsaneleri yazıları yazacağım söz veriyorum siz şahitsiniz" demiş Ali Ece bey 'Kısmet Faktörü' isimli kaydımıza yaptığı yorumda...
Başla Ali abi, bizimkiler dağıttı yine ortalığı... 1-0, 2-0 kabulumüzdü ama 2'den sonraki goller sadece Rooney için atılmış sanırım.. 'Akıllı ol' hesabı... 5-0, Gerrard hat-trick...
Manchester 'yusuf yusuf' şu an... Hadi be oğlum, bir maç daha, bir maç daha... Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, 18 senelik çile bitecek. Biz Liverpool'u şampiyonlukları için sevmedik... Onlar karakterliydi, hiçbiri Rooney değildi. O nedenden dolayı Rooney, Merseyside'ın diğer yakasında şans buldu kendisine sadece. Ooo Steve-G!!
Ali abi'den isteğim; Bir adet Kenny Dalglish, bir adet Bill Shankley, arada Sosyalist Fowler, biraz da KOP...
Peki, şampiyon olursak napıcaz?? Gelsin yorumlar...
3'te 3 istiyorum tanrım... Nisan Mayıs ayları, gevşer gönül yayları misali, Kasım'lar hep onların olsun, Mayıs'lar bizim olsun, çok sevdiğim bir blogun başlığında olduğu gibi.
Güneş doğar, çiçekler açar, gençler üstlerindeki formalar ile tura çıkar... Saçma ama istediğim bu... O'na, onlara rağmen yen be Galatasaray'ım... Bizim için...
Chelsea tökezlemiş, Man U ağzının payını almışken... Ahımızı aldın Rooney, ahımızı aldın çirkin insan... Çıkacak aheste aheste...
Aston Villa'dan, özellikle teknik direktörlerinden korkmak gerek ama, bu maçı alırsak, Man U daha da bir gerilecek... Kalan son 2 ayda hem Premier Lig'de, hem Şampiyonlar Liginde bu 3 takımın ismini çok daha duyucağız...
Ve bekleyin geliyoruz... Sadece yarın bir galibiyet, fitili ateşler... Hadi be Gerrard, hadi be oğlum...
Bu hafta izlediğim film, gerçek bir hayat hikayesi üzerine yapılmış Bronson... Geçen haftaki sıkıcı ve beklentilerin bayağı altında kalmış Watchmen'den sonra bu film çok güzeldi. Öncelikle söylemem gerekn, sinemaya gidince filmi 'film' gibi değil de 'belgesel' gibi izlemeniz gerektiği. Gerçek adı ile Michael Peterson, takma adı ile Charles Bronson olarak karşımıza çıkan kahraman, bugün bile cezaevinde olduğu için yapımın belli bir sonu yok. O nedenle belgesel olarak izlenmesi en iyisi.
Snatch, Lock Stock and Two Smoking Barrels, Football Factory, Green Street Holigans ve RocknRolla... İngiliz aksanlı bu filmlere hastayım. Bronson da o tarz bir filmdi. Ve insana içten içe 'serseriliği' aşılıyordu.
Film boyunca Charles Bronson'un hayat hikayesini, hayattaki amaçsızlığını ve ne istediğini bilmeden yaptığı olayların sonucunda gelişen hayatını çok iyi bir şekilde izliyorsunuz.
Başrol oyunucusu Tom Hardy'deki değişim de muazzam. Fotoğraflarda film afişini, Tom Hardy'nin gerçek hayattaki görğntğsğnğ ve gerçek Charles Bronson'u görüyorsunuz.
Başarılı bir çalışma. Snatch ve Lock Stock DVD'lerimin yanına arşive eklemem gerek...
Sen çok yaşa benim babam... Bana bu sevdayı aşıladın... Sayende bu yaşta ne elimde düzgün bir işim, ne kolumda evlendiğim kızım var... Ve artık hissetmeye başladım baba...
Hani bazı insanlar senin taptığın,
uğruna en yakın dostlarınla kavga ettiğin, arkadaşlarına küstüğün, sesin kısılana kadar bağırdığın, üstünü başını yırtıp, gece eve sabaha karşı geldiğin...
O damarlarında akan sevdaya, yüreğinin içindeki tek AŞK'a...
Senin kadar bağlı olmazlar ya... Olamazlar belki de...
İşte ona üzülüyorum ben baba... 2.5 santim uzunluğunda kesilmiş, yeşil renkli zeminde, bu işten para kazanan adamların, ve kenarda 'kulübe' adı verilen yerde oturanların... bir kaçı hariç... İnanmadıklarına ağlıyorum ben bu akşam...
sen dert etme benim babam... sen neler gördün geçirdin... kimler geldi geçti bu diyarlardan...
o kumaş ağırdır babam... o kumaş, hem de çok ağırdır... ve güçlü olmak ölçüt değil karakter, inanç gerekir onu taşımak için...
giden gider babam, giden de gidecektir... vazgeçen vazgeçer...
biz burdayız yine baba, vişneye çalan kırmızısına, turuncudan tok sarısına...
onun için, bana aldığın tüm 'o kumaşların' arkasına kendi adımı yazdım baba...
Parçalı... Bir taraf vişneye çalan koyu bir KIRMIZI, öte tarafı turuncudan tok bir SARI... Alt tarafta sadeliğin beyazı... İçinde ise 9 sene öncesinin ruhunu taşıyan gençler, o ruhu aktarmaya çalışan abiler...
Biz ise sadece bağırıyoruz, avazımız çıktığı kadar... İçimizdeki ateş, dışa vuracak Ali Sami Yen'in görmüş geçirmiş tribünlerinde...
Ve karatahtaya bir çizik daha atacağız bu akşam... Zamanında Milan ile başlayıp, Arsenal ile biten o karatahtada bugün Benficalar, Berlinler, Bordeauxlar yazıyor... Bu akşam biri daha eklensin...
Ve bizler, yani 'Tek İhtimali Olan' insanlar, yolumuza devam edelim... İhtimale doğru, tam hızla...
D.K: Okan abi, sen bilirsin, hatırlarsın 70’lerin sonunda çocuk olmayı... Mahalle maçlarını, toprak arsalarda oynanan oyunları, diz ve dirsek yaralanmalarını. Ne bileyim, belki de seni doktorluğa iten bu yaralanmalardır... Bende 90’larda çocuk oldum. Çakılların üstünde, asfalt yollarda top oynadım. Dirsekleri, dizleri az yarmadık. Toplarımız eskimesin diye naylon poşetlere sarıp az maç yapmadık. Bizim maçlarda, eminim sizdede öyleydi, zaman kavramı yoktu. Maçların süresi anne eve çağırana kadardı. Anne eve çağırınca da ‘atan kazanır’ olurdu. Peki 2000 çocukları nasıl şimdi? Onların maçları 90 dakika, onların üzerlerinde orjinal formalar, onlar hava koşullarına ve saate aldırmıyorlar, en iyi sahalarda, binlerce taraftarlara karşı, en iyi oyuncularla, en iyi takımlarla oynuyorlar. Çünkü onlar artık bilgisayar oyunları oynuyorlar...
Benim bilgisayarda futbolla tanışmam 1998 yılına tekabül eder. Orta 1. sınıfı takdirle bitirmemden dolayı, ailemin zar zor aldığı bilgisayarıma yüklediğim ilk oyundu FIFA 98. Kapağında David Beckham’ın yeraldığı bir oyun. Ne de çıldırmıştım bütün takımları ve ligleri görünce. Gerçi o zamanlar takım formaları tam anlamıyla yapılmıyordu, grafikleri ha keza oyuncuları hep birbirine benzetiyordu ama, biz yine de ‘yok abi, bundan daha iyisi olamaz’ diyorduk. 1998 malum Dünya Kupası yılıydı. Hatırladığım ilk Dünya kupasıydı (86 doğumluyum, 90 Kupasında 4, 94’de 8 yaşındaydım ve 94’ün sadece finalini hatırlıyorum). Bir oyun daha çıkarmıştı bu EA Sports denilen firma, World Cup 98. Oyunun can alıcı noktası, eskilerle maç yapılabilmesi ve bu maçların siyah beyaz oynanmasıydı. Tam işte bu noktada ‘alerjik bronşit’ olduğum haberi aile içinde yayılıyor, bendeniz’e sokakta yapılan tüm aktiviteler bir süreliğine yasaklanıyordu. Tam da bu dönemde, obez barajına çok yaklaşıp, ancak yıllar sonra (2 sene önce) eski halime dönebiliyordum.
Kendimi iyice bu oyunlara kaptırmıştım adeta. 1999 yılında çıkan FIFA 99’da Galatasaray da eklenmişti. Hasan Şaş’ı zenci ve uzun saçlı yapmalarına rağmen oyunun gerçekliği bizleri dış dünyadan koparmaya yetiyordu. Futbolcular oyun içinde kendi kendilerini yere atıp, hakemi kandırabiliyorlardı. Sahalar, hava koşulları ve oyuncu hareketleri çok gelişmişti. Bu gelişime paralel benim vücutta gelişiyor, evde kapalı kalmaktan yağ kütlesi EA Sports’un banka hesabıyla orantılı olarak artıyordu. 2000 yılında ortaokuldan mezun olup, liseye adım atmadan önce çıkarılan FIFA 2000 oyununda ise Türkiye Ligi’ne yer verilmiş, fakat bu avantajı, oyunun oynanabilirliğinin çok kötü olmasıyla gözardı etmiştim. Artık futbol oyunlarını oynamıyordum. Hastalığın geçmesi ile birlikte dış dünyaya adım atmış, mahallede basketbol oynamak gibi bir zevki tekrar tatmaya başlamıştım. Bilgisayar da artık yeni nesil oyunları kaldırmadığı için atmosferin keyfini çıkarıyordum.
FIFA 2000, 2001, 2002 ve 2003’ten fazla zevk alamadım. Ve Üniversite çağı geldi çattı. Mağusa’daki evime taşındım. Mahalle arkadaşım Yıldırım’ın PlayStation 2 almasıyla birlikte bana ev hediyesi olarak verdiği PlayStation 1’i de alarak aileden uzak ilk yaşamıma adım attım. Yanında bir sürü de oyun vermişti bana Yıldırım. Bir gün bunları karıştırıken gözüme bir Japon firmasının futbol oyunu ilişti. Oynamaya başladım. Spiker ve oyun menüsü Japonca olmasına rağmen, oyun harikaydı. Top oyunculardan bağımsız şekilde hareket ediyor, yaptığınız hareketin aynısını bir daha yapmak neredeyse imkansız hale geliyordu. Avrupa versiyonunu da bulmuştum bu oyunun... Pro Evolution Soccer, yani PES diyorlardı onun için... Ve yine bu seferde benim vücudumdaki yağ oranı, bu kez KONAMI firmasının bankadaki parasıyla orantılı bir şekilde artmaya başlamıştı. PES 4, PES 5, PES 6 derken, PES 2007 çıktı piyasaya. Okulda artık mezuniyet çanları çalmaya başlamış, ben de olgunluğun verdiği ağırbaşlılıkla daha az oynamaya başlamıştım. Ama adamlar geliştikce gelişiyordu. Bir daha FIFA’ya ellemedim. KONAMI para kazandıkca lisanslarını geliştiriyordu. Bazı gençler ise FIFA’nın tüm ligleri (İngiltere konferans ligi de dahil) almasından dolayı halen onu tercih ediyorlardı. PES’ci ve FIFA’cı diye ayrım yapılmaya da başlanmıştı.
Şu anda ise PES 2009 piyasada. Yeni geliştirilen mod ile kendi oyuncunuzu yaratıp düşük klasmandaki takımlardan geliştikce büyük takımlara gidiyosunuz ve bir efsane olmaya çalışıyorsunuz. Zaten modun adı ‘Become a Legend’. Derslerden dolayı çok fırsat bulamasamda arada sırada oynuyorum, eski günleri yad edercesine. Sanırım ne kadar büyürsekde bu oyunları oynamaya devam edeceğiz. Şu anda iş bulup çalışan arkadaşlarım bile bu oyunu oynamaya devam ediyorlar. Ali’ye selam olsun... Senin için de geç değil Okan abi... Senin oğlanlar kesin oynuyordur, katıl onlara Chelsea’de bir yıldız ol... Bizim peder de futbol oyunu olmasa bile savaş oyunlarına bayılıyor bu yaşta. Eniştem ile de az futbol maçı yapmadık hani. Ama... İki nesili ortak yaşamış bir genç olarak hem mahllede top oynadım, hemde bilgisayarda. Şimdiki gençlere de tavsiyem dışarı çıkmaları, gerçek dünyayı tanıyıp, dizlerinde, dirseklerinde kendilerine bir hatıra bırakmaları... Yoksa bilgisayarın hiçbir anlamı kalmaz... Sahi eskiden bir langırt vardı, noldu ona şimdi?
OD: Sevgili Deniz son sorundan başlayacağım yazıma... Eskiden onun adı langırt değil 'topçuk'tu Deniz'im ve ülkemizdeki kültürel entegrasyondan dilimiz de nasibini almış maalesef! Kırk yıllık topçuk olmuş langırt. Eğer oynanmaya devam edseydik lingiri ve pirilinin de başına gelecek olanlar belliydi... Ama bilgisayar sanırım onların da canına okudu ve böylelikle en azından onları eskiden olduğu gibi anmaya devam ediyoruz. Sadece anılarımızda kalmış onlar. Geçen yıl spor yazarımız sevgili dostum Zeki Kayalp'ın oğlu olduğunda ona mahallede beraber oynayıp biriktirdiğimiz ve 35 yıldır sakladığım 'Dandy Sakızları'ının hayvancık fotoğraflarını götürmüştüm. Oğlu büyüdüğünde 'baba siz çocukken ne oynardınız' sorusuna cevap araken kanıtları elinde olsun diye hediyemi verdiğimde ikimiz de çok gerilere gidip çok duygulanmıştık. Neyse Deniz ben gene de senin bilgisayar futboluna alışamdığımı anlatırken çok eskilere gittim. Ben de senin PES 2009'a inat eve çocuklara topçuk aldım. Boş zamanlarımızda oynuyoruz. Bir türlü bilgisayarlardaki futbola alışamadım. Zaman zaman çocuklar eve geldiğimde 'baba röveşata ile muhteşem bir gol attım' dediklerinde heyecanlanıyorum. Az sonra gerçeği öğrendiğimide yıkılıyorum tabii ki çünkü röveşata FİFA 2007 oyununda laptopunda yapılmış... Ben alışamadım Deniz bu bilgisayar futboluna. Bir de geçen yıllarda Milan'lı Nesta ile ilgili bir haber okuduğumda çok acayibime gitmişti. Sanırım O da senin gibi bilgisayarda oynanan futbolun manyağı biri ve aşırı oyundan sanırım elinin başparmağı kırılmıştı. İlk önce haber 'Nestan'ın başparmağı kırıldı' şeklinde gözüme ilşince normal demiştim. Zaten son dönemlerde yumuşak ve hafif futbol ayakkabılarından dolayı sürekli futbolcuların ayak tarağı kemiikleri ve parmakları peksemet gibi kırılıyordu. Bu defa başparmak kırıldı diye okuyunca normal demiştim ama haberin altını okuyunca inanamıştım. Ama Nesta playstationda futbol oynarken elinin başparmağını kırmıştı. Benim bu konularda söyleyebileceğim bunlar ve benim futbol rüyalarımı laptopun LCD ekranlarına malzeme yapmayacağım. Sana iyi oyunlar ve eskiyen oyunlarını benim oğlanlara da verirsen sevinirim. Çünkü bu oyunlara para vermek hiç içimden gelmiyor doğrusu!
Ekonomiyi ve insan haklarını değiştiren futbolcu...
D.K: Çok tanınmış ve ünlü bir oyuncu değildi aslında... Öyle ahım şahım yetenekleri de yoktu hani... Kim bilirdi ki bu adam kalkıp bütün futbol piyasasını yerinden oynatacak, dengeleri alt üst edecek, kimin patron, kimin köle olduğunu tüm dünyaya ispat edecek...
30 Ekim 1964 yılında dünyaya gelir kahramanımız. Belçika’da doğmuştur. 26 yaşında, futbol hayatı nispeten düşük seviyeli RFC de Liège takımında devam ederken, sezon sonunda transfer dönemi gelip çatmıştır… Maddi zorluklar yaşayan kulüp, kendisinin maaşından %60’lık bir kesinti yapılmasını önerir, aksi takdirde futbol oynayamayacağını söyler. Sözleşmesi sona eren futbolcumuz da, kalkıp Fransa’nın Dunkerque ekibi ile sözleşme imzalar. Bu olayın duyulması üzerine RFC de Liège yönetimi, futbolcusu için zamane parasıyla gayet yüksek olan 400,000 Euro’luk bir bonservis ücreti talep eder.
Tabii ki Fransız ekibinin bu parayı karşılayacak maddi gücü olmadığından transfer yatar ve adamımız kulüpsüz kalır. Bunun ardından kahramanımız futbol tarihini ve ekonomisini değiştirecek adımı atar ve RFC de Liège kulübünü Belçika Mahkemesine verir. Tarih yaprakları 1990 yılını göstermektedir. Belçika mahkemesi, futbolcunun sözleşmesinin sona erdiğinden dolayı bedelsiz transfer olabileceği kararını verir. Ama olay burada bitmez ve RFC de Liège bu kararı ciddiye almadığını söyler. Ardından olay UEFA’ya taşınır. UEFA bir sonuca varamadığından işsiz kalan kahramanımız, 1995 yılında, yani 5 yıl sonra, davayı Avrupa Birliği Adalet Divanı’na taşır.1 milyon dolar tazminat istemiyle dava açılır. UEFA, kendisini destekleyen bir mektubu Belçika’ya gönderirken, FIFA ise bu karara katıldığını ve UEFA’yı desteklediklerini bildirir.
Çok uzun yıllar süren mahkemler sonucu kararlar verilir. Bu sonuçlar üzerine ilk olarak Avrupa Birliği'ne bağlı ülkelerdeki profesyonel futbolcular serbest dolaşım hakkı ve kontrat bitiminde bonservis bedeli olmadan takımdan ayrılma hakkı alır. Bu kararlar basketbol gibi diğer takım sporlarını da etkiler. 15 Aralık’ta sonuçlanan dava sonuncunda, futbolcu 700,000 Euro’luk bir tazminat alır. Ama artık 31 yaşına gelen futbolcu, Fransa’da birkaç alt lig takımında oynadıktan sonra kariyerini sonlandırır. Zaten tazminat parasının tümü de mahkeme masraflarına gitmiştir. Elde avuçta kalan birşey yoktur. Futbolu bıraktıktan sonra bırakın antrenörlüğü, yorumculuk bile yapamaz. Herkes ona sırtını dönmüştür adeta.
Bugün 45 yaşında olan kahramanımızın, birkaç yıl önce bir futbolcu sendikasının Hollanda’daki açılışına davet edildiğinde, yüzünde ezilmiş bir adamın ifadesi vardı. Hollanda ve Belçika milli takımlarının topladığı 75 bin Euro ve birkaç futbolcu arkadaşı tarafından bağışlanan ufak meblağlar dışında işsiz ve yalnız kalmıştı. Bugün eşi ve kızıyla sakin bir yaşam sürdüren kahramanımızın, futbolcuların haklarını savunduğu için UNESCO’dan aldığı ödülden başka elinde avucunda bir şey kalmadı. Yine katıldığı bir FIFPro toplantısında hayatını nasıl kazandığını ise şöyle anlatıyordu: “Satın aldığım bir apartmanın kira gelirleriyle yaşıyorum. Başka nasıl bir iş yapabilirim ki? İsmim, alnıma vurulmuş lanetli bir damga gibi...”
Hey Jean-Marc Bosman hey… Dünyayı değiştiren, ekonomiyi alt üst eden ve birçok kulübü sıfırla çarpıp, birçok futbolcuyu zengin edenBosman İlkeleri’nin isim babası… Acaba milyonlarca euro’luk anlaşmaların altına futbolcular imza atarken, hiç seni düşünen bir babayiğit var mıdır?Yoktur mutlaka… Bu ilkeleri senin amaçladığın gibi iyiye kullanmaktan ziyade, aklı açıkgözlüğe çalışan çok örnekler gördü bu gözler… Emre ve Okan en birincileri…
Peki Bosman ilkelerinden sonar neler değişti? Bu köklü değişim, özellikle altyapıya önem veren takımlar için büyük bir darbe anlamına geliyordu. En büyük kurban Ajax oldu. Ajax, Bosman’dan sonraki 10 yılda 77 yıldızını ve genç yeteneğini kaybetti. Aralarında Kluivert, Overmars, Davids, Seedorf ve De Boer kardeşlerin de bulunduğu bu futbolcuların kontratları bittikten sonra ellerini kollarını sallayarak kulübü terk etmeleri Ajax’a milyonlarca Euro kaybettirmiş oldu.
Bonservis bedelinin tarihe karışması, transfer ücretlerini inanılmaz bir hızla yükseltti. Bu da en çok yıldız futbolculara yaradı. 1995’ten bugüne elit futbolcuların maaşları yüzde 500 ile 1000 arasında artarken; milyarlık ayaklar, multimilyarderlere dönüştü.
Sınırsız AB vatandaşı oynatabilme kuralı sayesinde Real Madrid’in “Galacticos”u mümkün olmuş, 1999’da bir Premier Lig maçında Chelsea ilk kez içlerinde tek bir İngiliz bile bulunmayan kadroyla sahaya çıkmıştı. Arsenal ve Schalke’nin 2004’teki kadrolarına bakıldığında da kendi ülke vatandaşlarının azınlıkta olduğu görülüyordu. Bu değişimlerin sonucunda ortaya çıkan tablo ise şöyleydi: Maddiyata yönelik bir mantalite, mumla aranan takım ruhu ve sponsorluk anlaşmalarının arasında gittikçe eski günleri aratan futbol kalitesi…
Peki Kıbrıs’ta ne oldu Okan abi? Biz bu kuralları ucundan ne zaman yakaladık? Gerçi doping, şike ve sistemsizliğin kol gezdiği ülkemizde kim kimin haklarını takar, orası da ayrı…
OD: Sevgili Deniz korsan ligimiz ile ilgili pek kafa yormak niyetinde değilim. Güzel bir günü bizim futbolumuzla ilgili absürd ilişkilerimizi yorumlayarak okuyucumuzun kafasını niye karıştırayım ki? Futbolda olmaması gerekenler herşey burda göz göre göre yaşanıyor. Şike diz boyu, doping ha keza... Herkes 30 yıl önce oynanan futbolu özlüyorsa eğer, hala daha Erbaylar, Kaleci Mustafalar, Erdinçler, Zihniler, Galligalar özleniyorsa bir terslik var demektir bu işte. Deniz sen Glasgow'da keyfine bak burda mağdur olan futbolcumuz yok! Benden 1 ay küçük olan Jean Marc Bosman arkadaşımız bu kadar uğraştan sonra kıt kanaat sahip olduğu apartmanın gelirleri ile geçinmesine gerçekten üzüldüm. Burda aylık maaşı bin auro'dan az futbolcumuz yok gibi. Kaldıki bizim futbolumuz yarı profesyonelliğe henüz yelken açmış durumda. Son yıllarda kulüplerimizin futbolcularla yaptığı sözleşmeler onların maddi ve manevi haklarını koruyor... 70 gün maaşını alamayan futbolcumuz da federasyona başvurarak haklarının korunmadığı gerekçesi ile serbest kalabilmektedir. Kulüplerimizdeki mesailerinin yanında bir çoğu da ya özelde yada devlette kadrolu çalışmaktadadır. Futbolda tek kuruşluk geliri olmayan bir lige ortalama 12 Milyon dolar para harcanmaktadır! Bu Premier Ligde bile bu kadar dengesiz değildir. Hal böyle iken bence esas konuya geliyoruz.
Burda asıl sorunumuz vefakar seyircimizin hakkının nasıl ödeneceğidir. Gittik sonra seyircilerimiz burdaki ligden soğumaktadır. Seyirci taş devri stadlarından, korsan ligin sistemsizliğinden, terlemeden bitirilen maçlardan usanmıştır. Kulüplerin kavgasından, Futbol Federasyonun politika merkezi haline getirilmesinden, oynanan futbolun anlamsızlığından seyirci maça gitmemeyi tercih etmektedir. 'UltraCrows'umuzun dahi asabları bozulmuştur sanırım. Son MTG-Bağcıl maçında yaşadığımız hezimetle beraber onlar bile ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Tribünlerde Mağusa için hiç de alışık olmadığımız bir avuç diye tanımlayabileceğimiz taraftar bence ciddi ciddi üzerinde durulması gereken bir sorundur.
Kulüpleri ve futbolcuları memnun edelim, onların ensesinden siyaset yapalım, giderleri karşılamak için her türlüsüne kulüp kapılarını açalım derken seyirci evine kapanmaya yada pikniğe gitmeyi yeğliyor. Eskiden civar köylerden gelen seyirciler en büyük zenginliğimizdi. MTG oynarsa Ergazi'den Serdarlı'ya kadar her köyden, her kasabadan insanı tribünlerde görürdük. Şimdi değil köylerden yoldan geçen bile heyecan duymuyor. Bu hafta Mağusa'da MTG-Çetinkaya maçı var. Ayni gün bölgemizin geleneksel 'Mart Dokuzu' pikniği olacak. İddiam odur ki Mağusa'dan pikniğe gideceklerin sayısı MTG-Çetinkaya maçına gidecekleri epeyi katlayacak! Maalesef civar köylerden bu maça gelenler değil, Mağusa'dan 'Mart Dokuzu'na gidecek olanlar bölgemizde daha büyük gündem yaratacaklar önümüzdeki pazar...
Maç 0-0 bitti. Uzatmaların hemen başında O'Dea kafayla golü attı. Ama uzatmalrın son dakikasında büyük bir ihtimalle seneye Aston Villa forması giyecek olan Aiden McGeady öyle bir depar attı ki 2 metre önünde koşan Broadfoot'u yetişti, geçti ve ceza sahası içinde yerde kaldı, topu neredeyse 70 metre sürdükten sonra. Uzatmaların son dakikasında kimse beklemiyordu tabii böyle bir deparı...
Aiden McGeady kendi penaltısını gole çevirince de kupanın sahibi Celtic oldu. Hampden Park'ın zemini ise çok kaygandı. Maç boyunca orta saha oyuncuları sürekli kayıp düştüler.
Celtic 2 -0 Rangers
Maç sonu Celtic taraftarlarının 'You'll never walk alone' şarkısı harikaydı. Tebrikler Celtic. Şimdi sıra lig şampiyonluğunda...
Bugün sokağa formayla çıkılmaz. Bugün mavi veya yeşil renkler tercih edilmez. Bugün herhangi bir tarftar görüldüğünde kafa aşağıya eğilir, onunla laf tartışmasına girilmez. Bugün 'hangi takımı tutuyorsun' sorusuna sadece 'Partick Thistle' denilmesi gereken bir gün.
Ama Celtic yensin hani... İrlandalıların günü olan St. Patrick's Day'e iki gün kala onlar mutlu kutlasınlar bugünü...
Hadi Aslanlar... Sadece METİN gibi oynayın... Kaybetmekten sakın korkmayın... Ruhunuzu koyun şimdi ortaya, ASLAN gibi çıkın sahaya...
1000. golün şerefine biramı yudumlamak istiyorum, küçücük yurt odamda... Kimseyi de çağırmadım maç izlemeye... Yalnız ben, Arda, Kewell, Lincoln ve Emre Aşık takılacağız bu akşam...
İnleyen nağmeler, ruhumu sarmış...
Ben PES'e giriyorum... Bizim saate göre 17.00'de dünya durur...
Seviyorum bu takımı... İskoçya 2. Liginde, ligde 2. sıradalar. Gelecek haftaya maça gideceğim... Glasgow'un en ünlü iki takımı Celtic ve Rangers'dan sonra bir başka Glasgow temsilcisi...
İskoçya Premier Ligi gibi sonu belli bir lig yerine, 2. ligi takip etmeyi seviyorum... Ve ilk iş olarak, Partick Thistle'ı destekleme kararı aldım... Renkler sarı-kırmızı... İçimizde varmış...
Takım hakkında güzel bir yazıyı yakında yazarım... Her hafta sonuçları da yazacağım burada...
Not: Bu da aldığım geçen sezon formaları... Parçalı'dan vazgeçmiyor gönül...
Maç öncesi METİN gibi oynayın dedim, facebook üzerinden... Gelen yorumlar ile herkesin de benimle aynı arzuda, aynı beklentide olduğunu anladım...
Taktik vermesi imkansızdı Büyük Kaptan'ın... O sadece 'ruh' vermiştir bu takıma. Zira Arda'da ve Sabri'de bu apaçık ortadaydı...
Büyük Kaptan'ın, Kewell'ın ''science-fiction'' golü sonrası sevinci beni benden aldı...
Hay Vişne'ye çalan kırmızısıyla, turuncudan tok sarısına kurban olduğum Aslanım... Yine yarın parayı basacağız 'Streptiles'lere, nedeni ses kısılması...
İskoç hakem fena değildi... Burada bayağı eleştiri alan bir hakem değil zaten... Sadece Lincoln'un atağını kesti bir pozisyonda..
Tamam arkadaş, Londra'dakiler maç biletlerini alıyor. Ben Glasgow-Londra uçak biletini gidiş dönüş 30 pound'a buldum zaten. Londra-Hamburg 11 saat tren, gidiş-dönüş 135 pound. Parçalı'yı giyip, gideriz.
Presentation heba olacak ama, bir şekil hallederiz...
66-19-66-55...
Sabri, gözümde bir sezonluk kredi kazandı.. Bu sezon Sabri'nin hiçbir şutuna laf yok artık...
Kewell, şut öncesi sağ ayağın pozisyonuna bakmak gerek. Premier League golü adeta. Tüm gücü kalçadan çıkarmış... Oz büyücüsü...